23 11 09

İLK 12 KELİMENİZİ DİKKATLİ SEÇİN

7 saniye içinde hedeflediğiniz işi kapabilir misiniz? Eğer iyi karşıda bir etki bırakırsanız bunu daha da çabuk yapabilirsiniz. İlk izlenim 7 saniye içinde gerçekleşir. İlk izleniminiz iyi değilse, ikinci bir şansınızın olması çok zordur; ancak iyi bir izlenim bıraktıysanız, karşınızdaki sizi ve deneyimlerinizi ciddiye ve dikkate alacaktır.


İnsanların nasıl ilk izlenim edindiğini öğrenin

Araştırmalar gösteriyor ki biriyle tanıştığınızda, izlenimin % 93′ü görünüş, beden dili gibi sözlü olmayan veriler üzerine kurulur. Kullandığınız kelimelerse izlenimin sadece % 7’sini oluşturur. İlk karşılaşma telefonda gerçekleşse de nasıl algılandığınızın % 70′i sesinizin tonuna, % 30′u kelimelerinize göre değerlendirilir. Yani, ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğiniz önemli.

İlk 12 kelimenizi dikkatli seçin

Araştırmalar her ne kadar birebir görüşmelerde kelimelerinizin, insanların sizin hakkınızdaki düşünceleri üzerinde % 7 etkisi olduğunu gösterse de siz yine de işi şansa bırakmayın. Görüşmeciyle tanıştığınızda bir kaç teşekkür cümlesi kurun. “Bana vakit ayırdığınız için teşekkürler” gibi… Siz takdir ettiğinizde insanlar da sizi takdir eder.

Karşınızdakinin ismini kullanın

Kendi isminizden kulağa daha hoş gelen başka bir şey yoktur. İlk 12 kelimenizde ve ilk 7 saniye içinde görüşmecinin ismini kullanmanız, ona değer verdiğiniz ve odaklandığınız mesajını verecektir. İsmiyle çağrılmak kadar hiçbir şey insanların dikkatini çekmez.

Saçınıza dikkat edin

Çünkü görüşmeci de edecektir. Biriyle tanıştığınızda dış görünüşünüzle ilgili olarak, ilk etapta saçınız ve yüzünüz dikkat çekecektir. Hiç kimse saçı stili profesyonel olmayan, dağınık saçlı biriyle çalışmak istemez.

Ayakkabılarınızın temiz olmasına özen gösterin

İnsanlar yüzünüzden hemen sonra ayaklarınıza bakar. Ayakkabılarınız temiz değilse, görüşmeci detaylara önem vermediğinizi düşünecektir. Ayakkabılarınız boyanmış ve iş ortamına uygun olmalı. Ayakkabınız kapıdan çıkarken giydiğiniz son şey olabilir ama insanların ilk dikkat ettikleri şeylerden biridir.

Hızlı yürüyün

Araştırmalar gösteriyor ki diğerlerinden % 10-20 daha hızlı yürüyen insanlar, önemli ve enerjik olarak görülüyor. Bu tam da potansiyel işvereninizin aradığı bir tip. Etkilemek istiyorsanız, temponuzu arttırın ve sanki bir yere yetişiyormuşsunuz gibi hızlı yürüyün.

İyi el sıkmayı öğrenin

Potansiyel işvereninizle tanıştığınızda, ilk yaptığınız elinizi uzatmaktır. Her iş adamı bilir ki iyi bir tokalaşma kendinden emin olmalıdır. Ancak görüşmelerde genelde, insanlar gevşek bir tokalaşma yaparlar. Eğer iyi bir başlangıç yapmak istiyorsanız, karşınızdakinin elini tam olarak kavramalı ve kendinden emin bir şekilde ama hafifçe tokalaşmalısınız. Böylece iyi bir iş ilişkisinin başlangıcını gerçekleştirmiş olursunuz.

Beden dilinizle sözlü mesajlarınızı uyumlu hale getirin

Tebessüm ya da memnun bir ifade, görüştüğünüz kişiye orada bulunmaktan memnun olduğunuz mesajını verir. Göz kontağı kurmak, söylenenlere dikkat ettiğinizi ve ilgilendiğinizi gösterir. Görüşmeciye doğru eğilmeniz, konuşmaya dahil olduğunuzu gösterir. İlgili ve ilginç görünmek için mümkün olduğunca çok işaret kullanın.

Görüşme sürecinde, her hareketinizi planlayabilirsiniz. Görüşmeyi ayarlar, hazırlanır ve sunumunuzu yaparsınız. Ancak potansiyel işverenler her an her yerde karşınıza çıkabilir. Bu nedenle her an iyi bir izlenim yaratmak için hazır olun.

15 11 09

ZEKA MI, YARATICILIK MI?

Zekanın, doğuştan gelen bir yetenek olduğunu artık herkes biliyor. Peki, ya yaratıcılık? O da zekayla bağlantılı bir yetenek mi acaba? Zeki insanlar daha çok mu yaratıcı oluyor?

Kesinlikle hayır! Yapılan araştırmalar, zeka düzeyinin yüksek olmasının yaratıcılıkla çok fazla ilgisi olmadığını ortaya koyuyor. Reklam filmlerinde, ‘‘Tembel adam yaratıcı olur oğlum’’ gibi mesajlar gönderilse de, biz artık bunları da yutmuyoruz; çünkü yaratıcılığın, tembellik ve çalışkanlıkla da bir ilgisi olmadığını hepimiz biliyoruz. Elbette zeka ve yaratıcılık, doğuştan gelen yetenekler. Gereksinim duyduğumuz şey ise, sahip olduğumuz bu yetenekleri ortaya çıkarmak. Bunun için uygun sosyal şartlar ve eğitim gerekiyor. Yani yeteneklerimizin farkına varmak için, önce kendimizi keşfetmemiz sonra da eğitimle bu yeteneklerimizi geliştirmemiz şart!

Nasıl geliştirilir?
Yapılan araştırmalar, zeka ve yaratıcılığın gelişmesi için en uygun döneminin 3-6 yaş arasındaki dönem olduğunu gösteriyor. Yani ‘‘ağaç yaşken eğilir’’ sözü bir kez daha doğrulanıyor. Bu dönemde çocuğun yaratıcılığını geliştirmesi için aileye büyük bir görev düşüyor. Bu dönemde ailenin çocuğa yaratıcı düşüncenin gelişmesine izin veren oyunlar oynatması, fikirler üretmesine izin vermesi ve çocuğu bu alanda desteklemesi gerekiyor. Aileler, yaratıcılığı geliştiren birçok malzeme temin edebilirler. Bunun yanında çocuğa gösterilen tutum ve davranışlar da yaratıcılığın gelişiminde son derece önemli. Çocuğun söylediklerini dikkate almaları, sorularına doğru cevaplar vermeleri gerekiyor. İlerki yaşlarda yaratıcılığın ortaya çıkması daha zor, ama imkansız değil.

Geç mi kaldık?
Artık hiçbirimiz 3 ya da 6 yaşında değiliz. Yaratıcılığımızı geliştirmek için çok mu geç kaldık dersiniz? Aslında hayır! Yaratıcılığımızı keşfetmek ve geliştirmek hala elimizde. Sadece işimiz biraz daha zor, o kadar. Çünkü artık yaratıcılığımızı etkileyen bir sürü faktör var. Bir çocuk gibi umursamaz davranamadığımız ve diğerlerinin fikirlerini daha çok önemsediğimiz için yaratıcılığımız körükleniyor. ‘‘Ya başaramazsam, ya alay ederlerse’’ gibi düşünceler bizi korkutuyor ve harekete geçmemizi engelliyor. Peki, o zaman ne yapmalı? İşte önerilerimiz…

1- Kendine güven
Yaratıcılığın önüne geçen en önemli sorun, güven yetersizliği. Bunu yenmek için yapmamız gereken ilk şey, bu sorunun üstesinden gelmek ve kendimize güvenmeyi öğrenmek.

2- Kalıpların dışına çık
Ailenin, çevrenin ve okulunun, yaratıcılığını körüklediğini mi düşünüyorsun? Bu düşünceyi aklından çıkart. Örneğin okulun yaratıcılığını geliştirecek imkanlar sunmuyorsa, sen özel projeler üreterek bunları öğretmenlerine aktar. Okulda düzenlenecek ödüllü bir yarışma da, hem öğrencilerin motivasyonunu yükseltir hem de kaynaşmayı sağlar.

3- Açık fikirli ol

Yaratıcılık, kalıpların dışına çıkmayı ve yeni düşüncelere açık olmayı gerektiriyor. Açık fikirli ol ve karşındaki kişilerin düşüncelerine saygı göster. Tartışmalara katıl, inandıklarını savunun. Ama söylenen her şeyi de “Olur mu öyle şey” diyerek reddetme.

4- Keşif turlarına çık
Elbette hepimiz birer dahi değiliz. Ama bu, hiçbir becerimiz olmadığı anlamına da gelmiyor. Spor, müzik, iletişim, resim, el sanatları ya da matematik… Hangi alana yatkın olduğunu hala bilmiyorsan, endişelenme. Yapman gereken şey, sadece bir an önce kendini keşif turlarına başlamak! Önce becerini keşfet, sonra da kendini bu konuda geliştirmenin yollarını ara.

5- Mücadale et
Düşüncelerin veya yarattığın şeylerle ilgili eleştiri yapılması, hatta dalga geçilmesi seni yıldırmasın. Ailen ve çevrenin eleştirilerinin seni etkilemesine izin verme. Doğru olduğuna inandığını yap.

Osmanlı'da Kadınların Hukukî Şahsiyeti

Belirli istisnalar dışında, hemen her dönemde kadın ile erkek sayısı birbirine yakın olmasına ve kadınla erkeğin, hayatın hemen her safhasını paylaşmalarına rağmen, tarihî kaynaklarda kadınlardan hak ettikleri nispette bahsedilmemiştir. Bu sebeple tarihteki birçok kadının gerçek hayatı hakkında bilgi sahibi olunamadığı gibi, onların insanlık tarihine yaptıkları katkılar da genellikle meçhul kalmıştır. Bu eksiklikler, zaman zaman onlar hakkında yanlış ve noksan bilgilerin yayılmasına da yol açmıştır. Bu durum Osmanlı coğrafyasında yaşayan kadınlar için de sözkonusudur. Haklarındaki gerçekler tam ve doğru olarak anlatılmadığı/bilinemediği için, onlar içte ve dışta -genellikle Batı toplumlarında- eksik hattâ çok yanlış tanıtılmıştır.

Eksik ve yanlış önyargılara göre kadınlar; üretime hiçbir katkısı olmayan, bilakis hazırdan yiyen, yöneten değil yönetilen kişilerdir. Hiçbir konuda söz hakkı bulunmayan, hukukî statüsü olmayan, mal-mülk dahi edinemeyen, sadece evde yemek pişirip çocuk bakan, dışarıya çıksa da, kocasından üç adım geriden yürüyen kadınlar, bir nevi ikinci-üçüncü sınıf insan durumundadır. Kısacası Batılı zihniyete göre, geçmiş toplum hayatında ‘kadının adı yok’tur.

Amerikalı tarih araştırıcısı Ronald C. Jennings 1975 yılında, Osmanlı şehirlerinin idarecileri olan ‘kadı’ların yönetimleri sırasında tutmuş oldukları kayıtları (Kadı Sicilleri veya Şer’iye Sicilleri) incelemek üzere Kayseri’ye gelir. ‘Kayseri Kadı Sicilleri’nde rastlamış olduğu belgelere göre şehirdeki bütün kadınlar; kendilerine mülk edinebiliyorlar, onları satabiliyor, hattâ ticaret yapabiliyorlardı. Kendilerinin veya bir yakınlarının kurmuş oldukları vakıflarda idarecilik yapıyor, büyük miktardaki paraları yönetebiliyorlardı. Bunlara benzer daha pek çok hak ve hürriyetin yanında, sahip oldukları bazı hukukî hak ve yetkiler de vardı. Bunların başında, hukukî şahsiyetleri geliyordu. Buna göre bir kadın; yanında kocası, babası veya ağabeyi, yani bir erkek akrabası olmadan, mahkemeye gidip kendisine haksızlık eden bir kişiyi dava edebiliyor, kadı karşısında yazılı veya sözlü ifade verip hakkını arayabiliyor, suçluyu mahkûm ettirebiliyordu. Ama dilerse bu işi, kendisine vekil tayin ettiği birisi aracılığıyla da yapabiliyordu. Ayrıca mahkemede şahitlik yapabiliyor, hattâ –bilinenin aksine- kocasından boşanabilmek için davacı bile olabiliyordu. Üstelik bütün bu hak ve yetkiler Osmanlı hukuk sisteminin de tâbi olduğu İslâm hukukuna dayanıyordu.

Jennings karşılaştığı bu bilgileri hemen yazıya dökmüş ve kadınların sosyal, ekonomik, hukukî durumlarını ele aldığı, altmış sayfalık makalesinde, Anadolu’da kadının hiç de sanıldığı gibi toplum hayatının dışında olmadığını ortaya koymuştur.1 1990 yılında yazdığı diğer bir makalede ise, bu defa incelemekte olduğu Trabzon’da, kadınların kendi mal ve mülklerini vakıf yoluyla bağışlamak suretiyle hem sosyal hem de ekonomik hayata nasıl katkıda bulunduklarını ortaya koymuştur.2 Kadınların bilinenin dışındaki bu durumları, daha sonra Batılı başka araştırıcılar tarafından da çeşitli makale, kitaplarda belirtilmiş, sempozyumlarda dile getirilmiştir. Bu konudaki çalışmalar artarak devam etmektedir.3 

Kadı sicillerine bakıldığında bu tür belge ve kayıtların Osmanlı coğrafyasındaki bütün kazaların ‘kadı kayıtları’nda değişik şekillerde yer aldığı görülmektedir. Aşağıda nakledeceğimiz belge, kadınların mahkemeye nasıl rahatça gidip haklarını arayabildiklerini, bu konuda erkeklerden bir eksiklikleri olmadığını ve hukukî statülerinin ne derece sağlam esaslara dayandığını gayet güzel göstermektedir.

Balıkesir’de yaşayan ve Kıpti taifesinden İlyas kızı Güldalı 1012 (M. 1622) yılı Cemaziyelahir ayının 23. günü sabahı yanında hiçbir erkek akrabası olmadığı hâlde, tek başına şehir mahkemesine gitmiş ve görevliye dava açmak için geldiğini söylemiştir. Bunun üzerine hemen kadı’nın karşısına çıkarılmıştır. Güldalı, kendisini döven, kocası İsa oğlu Kara Mustafa’dan şikâyetçi olduğunu –okuma yazma bilmediği için- sözlü olarak mahkemeye arz etmiştir. Aslında bu Güldalı’nın aynı şikâyetle mahkemeye ikinci gelişidir. Bundan bir süre önce, yine kocası kendini dövdüğü için mahkemeye müracaat etmişti. O zaman mahkeme suçunu kabul eden kocasını uyarmış, bir daha döverse, karısının boş olacağına dâir ondan söz almıştı. Fakat kocası sözünü tutmamış, karısını yine dövmüştü. Güldalı da bunun üzerine onu da mahkemeye getirmişti. Fakat bu defa Mustafa –önceki sözünü hatırlayıp- suçunu inkâr etti. Osmanlı mahkemesinin yargılama usulü gereği kadı, Güldalı’dan iddiasını ispat etmek üzere şahit istedi. Mahalleden pek çok kimse onların bu durumunu bildikleri için Güldalı’nın iki şahit bulması hiç de zor olmadı. Güvenilir kişilerin mahkemeye gelerek; “Bundan birkaç gün evvel kocası onu yine haksız yere şiddetli bir şekilde döverken elinden biz kurtardık.” şeklinde ifade vermesi üzerine, Kara Mustafa’nın artık diyecek bir şeyi kalmadı. Kadı bunun üzerine Güldalı’nın kocasından boşanmasına karar verdi.4

Bu tarihten yaklaşık iki ay sonra Güldalı yine mahkemeye gelmiş ve kendisinden boşanmış olduğu kocası Mustafa’nın bu boşanmayı inkâr edip, onunla birlikte yaşamaya devam etmek istediğinden şikâyet etmiştir. Hemen kocası da mahkemeye getirilir. Güldalı bu defa da boşandığını şahitlendirip hem boşanma işlemini bir defa daha tescil ettirmiş, hem de kocasının mahkemece uyarılmasını sağlamıştır.5 Artık aralarında hiçbir evlilik bağı kalmadığı için, rahatsız edilme hâlinde duruma güvenlik güçleri müdahale edecek ve Mustafa bu defa cezalandırılacaktır. Böylece bu dava Güldalı’nın zaferiyle neticelenmiştir.

Bu belge; Osmanlı’da kadınların hukukî statülerini, kadı tarafından erkekler karşısında kendilerine nasıl âdil davranıldığını ve haklarını nasıl arayabildiklerini gösteren binlerce belgeden sadece biridir. Üstelik burada belgeye konu olan kadın, bir üst düzey idarecinin eşi-akrabası veya şehrin zenginlerinden birisi değil, herhangi birisidir. Dolayısıyla sıradan bir vatandaş bile haklı olduğu takdirde hakkını rahatlıkla alabilmekte ve adalet herkes için geçerli olmaktadır. Bundan başka kadınlarla ilgili olarak yukarıda kısaca bahsi geçen diğer hak ve hürriyet konularına ait de çok sayıda belge bulmak mümkündür. Ayrıca zamanla sayıları artacak çalışmaların daha yeni ve farklı bilgileri ortaya çıkaracağına, Osmanlı ve kadınlar hakkındaki önyargılı ve yanlış düşünceleri değiştireceğine şüphe yoktur.

Diğer taraftan Osmanlı saraylarında yaşayan kadınlar hakkındaki bilgilerin ne kadar yanlış, düşüncelerin de ne kadar önyargılı olduğu, Lesli Pierce’nin “Harem-i Hümayun”6 adlı eseriyle daha iyi anlaşılmıştır.

İŞKOLİKLİK TUZAĞINA DÜŞMEYİN

İşkolik bir insan için en büyük sorunlardan biri, işkolik olmanın kişiyi motive eden taraflarının olmasıdır. Kişinin işkolik tutum ve davranışları, işinde başarılı olduğundan ve etrafından takdir gördüğünden pekişir. İşinin çok iyi hakkını verdiği söylenir, terfi ettirilir, ailenin gurur kaynağıdır. Çevresindeki benzerlerine baktığında onlara fark atmıştır, hepsini geride bırakmıştır. Bütün bu algılamalara sahip kişi işkolik tavrını bırakmak bir yana kendine sağladığı bu tür yararlardan ötürü işine iyice sarılır.

Ancak her işkoliğin atladığı önemli bir detay vardır; günlük, haftalık, aylık ve yıllık uygun molalar verilmediğinde insanların iş performanslarında ciddi düşüşler olduğu gerçeği kişinin çevresindekiler ve kişi tarafından ya bilinmez ya da bilinmek istenmez. İşkolik kişi bu tür molaları vermeyi büyük zaman kaybı olarak görür. Herkes için olduğu gibi işkolik kişi için de yeterince mola vermemek performans düşüşünü beraberinde getirir. Hayatında kendisine uygun molalar verebilen benzer bir işe sahip biri ile karşılaştırıldığında işkolik kişi belli bir işi yapmak için çok daha fazla zaman harcamak zorunda kalır. Bu da bir kısır döngüdür. Çok çalıştıkça daha çok dengesiz beslenmiş olur, daha çok nefesi kesilir; bu durumu telafi etmek için ve performansını belli bir düzeyde tutmak için de daha çok çalışmak zorundadır. Bu böyle sürüp gider. Ta ki bünye iyice zayıf düşene ve nefes iyice kesilene kadar. Ancak o zaman yardım arayışına girilir.

İşkoliklik ve beraberinde getirdiği psikolojik sıkıntılar kaynağı kişinin kendisinde olan durumlardır. Kişiden kaynaklananların yanı sıra kurumsal bazı nedenler de aşırı strese maruz kalmaya neden olarak psikolojik sıkıntılara yol açarlar. Amirin tutumu, işyeri politikaları, iş yükünün çok fazla ya da çok az olması, görev ile ilgili belirsizlikler ya da başka görevlerle iç içe geçmişlikler, terfi edememe ya da erken terfi etme, aşırı sorumluluk, iş yerinde kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar gibi birçok kurumsal neden de çalışanların kaldırabileceklerinden fazla strese maruz kalmalarına neden olabilir. Kaynağı ne olursa olsun, uzun dönem işle ilgili bir strese maruz kalan kişilerde tükenmişlik sendromu dediğimiz tablo açığa çıkar. Depresyon ve kaygı bozukluklarının belirtileri ile kendini gösteren bu tablo sinsice oluşur, bu nedenle bir çok kişi farkına varmadan kendisini tükenmişliğin içinde buluverir. Kişi kendisini duygusal olarak tükenmiş hisseder, işte ve iş dışında sosyal ortamlardan geri durmaya başlar, iş performansı düşer.

Tükenen kişinin kendisi için olduğu kadar etrafındaki insanlar için de ne tür belirtilerin yaşanabileceğinin bilinmesi mümkün olduğunca hızlı bir şekilde yardım arayışına girmek için oldukça önemlidir. Tükenmenin diğer belirtileri arasında bitkin hissetme, uyku problemleri, kiloda artış/azalış, karar vermede güçlük, belli bir performansı sergilemek için daha çok çalışmak zorunda kalmak, alışılmış davranış biçimlerinde önemli değişiklikler, sigara ve içkide artış, eve iş götürme, çabuk hayal kırıklığına uğrama, çabuk öfkelenme, güvensizlik ve terkedilmişlik hissi, değersizlik, yetersizlik ve suçluluk duyguları, aşırı hayal kurma, önemsiz konularda aşırı endişelenme ya da önemli konularda ilgisiz davranma vb. de görülür. Bu belirtilerin hepsinin bir anda olması gerekmez. Belirtilerden kaç tanesine kişinin sahip olduğu, bunları ne şiddette yaşadığı ve ne kadar zamandır bu belirtileri sergiliyor olduğu tablonun ciddiyeti hakkında bilgi sağlar.

İşkoliklik, tükenme gibi sıkıntılarla beraber ailesel temele sahip ya da önceden sahip oldukları psikolojik sorunlar nedeni ile de çalışanlar iş hayatında zorluklar yaşayabilmektedirler. Bu tür sorunlar kişi iş yerine gittiğinde bir giysi gibi çıkarılıp dışarıda bırakılamadığından kişiyi işte de etkilemeye devam etmektedirler. Böylece iş performansı ve işyerindeki ilişkiler olumsuz etkilenmekte ve bunun etkisiyle de kişinin sahip olduğu mevcut sıkıntı daha da büyüyebilmektedir. Yöneticilerin sadece işten kaynaklanan sorunlara odaklanmaları, kişinin beraberinde getirdiği sıkıntıların görmezden gelinmesine neden olmaktadır. Sonuç olarak, müdahale edilemeden kalan bu tür sıkıntılar hem kişinin kendisini hem de kurumu olumsuz yönde etkileyen sorunlar yumağı oluşmaktadırlar.

13 11 09

Başına 'domuz gribi' gelmiş bir babanın hikayesi...

O baba, benim: İŞTE HİKAYEM…

Küçük kızım 4 gün ateşli seyir izleyen bir grip geçirince, tedirgin oldum.

Cumartesi gecesi başlayan ateş, kusma hissi, başağrısı ve kırgınlık hali, küçük kızımda bir hastalığın başladığının işaretiydi.

Zaten tedirginiz. Küçük kızım o adı lazım değil gripten mi oldu?

Önce, ‘Bekleyelim’ dedik.

İkinci gün, yine gece, kızımın ateşi yükseldi.

Üçüncü gün, okula gitmesi gerekiyordu.
Ama göğsünde - bronşlarında bir doluluk - vardı ve öksürüyordu.

O gün okula gitmesin dedik; yarın gider.

O geceyi, bu kez daha ateşli geçirdi.
Dirençli bir ateş, balgamlı bir öksürük.

Artık mutlaka doktora gitmenin zamanı geldi diye düşündük.

Sürekli bir çocuk doktorumuz var; onunla zaten konuşuyor, danışıyorduk.
Ama ben, çocuk doktoru yerine, bu işlerin uzmanı birine mi göstersem demeye başlamıştım.
(Yok, çocuk doktoru dışında birine götürmenin bir anlamı yok: Göğüsçü, mikrobiyolog… Önce çocuk doktoruna gitmek gerekiyor.)

Belki bir hastaneye götürsem…

Akciğer grafisi - röntgeni de çekilse…

Gerekiyorsa test’i de yapılsa…

Bizim Anadolu yakasının çocuk sağlığı konusunda iyi sayılabilecek bir hastanesine götürdüm kızımı, sabah.

Doktor steteskobuyla kontrol etti, ağız - burun kontrolü yaptı, şikayetlerimizi dinledi, ‘domuz gribi olabilir’ dedi.

Peki ne yapmalıydık?

Gribin domuz gribi olup olmadığını anlamak için bir UZUN TEST vardı.
Onu sadece iki laboratuar ve GÖZTEPE SSK yapıyordu.
Sonucu ancak 4 günde alınabiliyordu.

Bir de ‘kısa test’ var.
O test yarım saat içinde sonuçlanıyor ve virüsün İnfluenza A yani grip virüsü olup olmadığını belirliyor.

Eğer İnfluenza A testi pozitif çıkarsa, 4 günlük testin sonucunu beklemeden, domuz gribi olması olasılığı yüzde 90’lara kadar yükseliyor.

Bu da tedavi için, başka bir aşamaya geçmek anlamına geliyor.

Sabah ilk gittiğim hastanede o test’ten kalmamıştı.
Bu ‘hurra’ halinde test kiti bitmişti.
Evden çıkmadan önce bizim Anadolu yakasının belli başlı hastanelerini arayıp o test’in olup olmadığını sormuş, hepsinden de KALMADI yanıtını almıştım.

E şimdi ne yapacaktım?

Doktor diyordu ki:
Eğer influenza değilse, şu yazdığım ilaçlarla tedaviye devam edelim. Ama influenza a pozitif ise, çocuğun gösterdiği bu seyir ve bu aşamada ANTİ VİRÜTİK tedaviye geçmek gerekebilir. Çünkü ben de daha önce benzer vakalar gördüm ve o vakalarda çok hızlı biçimde zatürreye geçişler oldu; tablo çok hızlı biçimde kötüleşiverdi.
(O hastanede kızımın akciğer röntgenini de çektirdik. Kötü görünmüyor dedi doktor. Ama tablonun hızla değişiverebileceği olasılığı çok kafa karıştırıcıydı…)

Buyrun, bir baba olarak ne yaparsınız?

Endişem tavan yaptı…

Ara - tara derken, influenza test’ini Çağlayan’da Florance Nightingale hastanesinde bulduk.

Burnundan sürüntü alındı ve virüs test’e girdi.
Kızımla yarım saat kadar arabanın içinde bekledik ve sonucu aldık: POZİTİF…

Peki şimdi ne yapmamız gerekiyor?

Sabah gösterdiğim doktor, POZİTİF çıkması durumunda kızımı Göztepe SSK Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürmemi istemişti.

Söylediği şuydu: Özel hastaneler, salgın durumlarında, o salgın hastalığın tedavisini YAPAMIYORLAR. Kızımı tedavi ettireceksem Anadolu yakasında bu işi yapmakla görevli tek hastene olan Göztepe SSK’ya gitmeliydim…

Kızımla ilgili antivüritik tedaviye başlama kararını ancak o hastanedeki doktorlar verebilirdi.

Göztepe SSK’ya gittik. Çocuk acil’e girdik ki, EYVAH!

Kızımdan çok daha hasta onlarca çocuk; o ne öksürükler, dolu dolu bronşlar öyle…
Bir sürü çocuk, hastalığın pençesinde, anne babalar çocuklarını acilde göstermeye çalışıyor; tedavi için doktoru ikna etmeye uğraşıyordu.

Tabloyu hakkaten sözle anlatmak mümkün değil.

Onlarca çocuk, anneler - babalar, aksırık, tıksırık, hastalık ve o ortamda bir şey yapması mümkün görünmeyen doktorlar…

Eyvah ki ne eyvah!

Şimdi ne yapacağız?

Tedaviye başlamamız gerekiyorsa, bu tedaviye başlama kararını kim verecek?

Sabah götürdüğüm çocuk doktoru, ‘bu kararı ben veremem’ diyor..

Özel hastaneler, salgın grip vakalarında YATARAK TEDAVİ UYGULAYAMIYOR…

Peki şimdi ben ne yapmalıyım?

O kısa sürede içimde yaşadığım fırtınayı yazamam herhalde…

Bir kaç hastane arandım.

Sonra bir özel üniversitenin tıp fakültesi hastanesini…

Durumumu ayrıntılı olarak anlattım.
Tablo çok kısa sürede değişebiliyormuş, bundan duyduğum endişeyi bildirdim.
Ve ne yapabileceğim konusunda bana yardımcı olmalarını istedim…

Gelin ACİLE, bir bakalım dediler…

Elimde test, yanımda kızım o hastanenin aciline gittik.

Doktor kontrolden sonra, kızımı 3 saat kadar acile yatırdı.
Bronşları sık sık tıkanan küçük kızım için RİSK vardı.
Antivüritik tedavi için, belirtilerin başladığı ilk 48 saat içinde gitmek gerekiyordu.
Eğer iki günü geçirmişseniz, tedavi çok da etkili olmuyordu.

Kızıma acilde ventolin - bronş açıcı işlem yapıldı.
Ateş düşürücü içeren serum verildi.
Tamiflu tedavisi başladı.

Ve evde, tedaviye bu biçimde devam edilebileceği bildirildi.

Bir tam gün süren hastane turlarımız, orada sona erdi.

Kızımın nefes alıp vermesi, ventolin sonrası kolaylaştı, ama aşırı balgamlı öksürüğü devam ediyordu.

Tablonun daha da kötüleşmemesi için ilk müdahale yapılmıştı. Ve bir hafta kadar evde devam edecek bir tedavi süreci başlamıştı.

Tüm bu hikayeden çıkartılacak bazı dersler olduğunu sanıyorum…

Bu satırları, benim hikayemden fayda sağlayabilecek başka ‘mağdurlar’ için yazıyorum.
Bu kadar özel’imi, çok yakınlarım dışında kimseye anlatmam mümkün değil. Ancak benim özelimin, şu aşamada, endişeli anne babaların işine yarayabileceğini düşünüyorum.
Keşke bu olay başıma gelmeden önce, başına böyle bir iş gelmiş birinin deneyimlerinden haberdar olsaydım.


Kızım şimdi daha iyi, inşallah tamamen iyileşip ayağa kalkacak.

NEVZAT BASIM

NOTLAR:

Yukarıda yazdığım hikayenin mali boyutunu da bilmek isteyebilirsiniz: 720 tl

Üç hastane dolaşmak, doktora görünmek, test yaptırmak, akciğer grafisi çektirmek ve bir hastanenin acilinde müdahalede bulunulmasının toplam maliyeti bu kadar.

Kızım SSK’lı, aynı zamanda iyi olduğunu düşündüğümüz bir sigorta şirketinin YATARAK TEDAVİ kapsamında.

SSK’lılık, artık özel hastanede bir işe yaramıyor. Kızımın sorunu yatarak tedavi kapsamında olmadığı için özel sigortam da bir işe yaramıyor. (Sadece bazı hastanelerde indirim sağlıyor. Son gittiğim özel üniversite hastanesinde acil müdahale için 541 liralık bir fatura çıkartıldı; biz indirimli 367 tl ödedik.)

Eğer bulur da influenza A testi yaptırmak isterseniz onun fiyatı da 100 lira civarında. Ama SSK bu testi karşılamıyor.

Herkes biliyor, Tamiflu, bu hastalığın tedavisinde etkili iki ilaçtan biri.

Ama hakkındaki ‘dedikodular’ beni hep korkutmuştur.

Tamiflu’nun çocuklar için kullanılan şurup versiyonu, PİYASADA YOK.

O yüzden kapsül versiyonunu kullanmak zorundasınız. Ancak SSK, çocuklara kapsül verilmişse, o ilacın parasını ödemiyor; illa ŞURUP olsun istiyor.

Tamiflu kapsülün kutusu 40 lira civarında.

İçinde 10 kapsül var.

Doktorlar, eğer çocukla temas durumu varsa, ailenin diğer üyelerine de bu ilacı veriyorlar; önlem olarak.

Eğer kendinizi riskli grupta görüyorsanız, yaşlıysanız, başka bir küçük çocuk varsa, onların da bu tedaviye başlaması isteniyor.

Bizim anneannemiz ve ablamız (küçük kızımdan 3 yaş büyük ablası) da bu ilacı kullanmak durumnda kalıyor.

Bu olayın üzerinden biraz daha zaman geçince şunu kendi kendime sormaya başlayacağım sanırım:
Acaba panik yapmakta haklı mıydım?
Bekleseydim, sorunsuz geçer miydi?
Az sayılmayacak bir masraf yaptım, bu kadar masraf yapmadan da bu soruna bir çözüm bulabilir miydim?

ANCAK: Bir yanıt bulabilir miyim; bilmiyorum…

01 11 09

TEFLONİST MİSİN, SÜNGERİST Mİ?



Bu hafta MOLA’yı Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’yla verdim. Malum binlerce kişi onun muayenehanesine, kliniklerine, bazı lüks otellerde açtığı SPA merkezlerine gidip tonla para akıtıyor. Sağlıklı yaşamak ve yaşlanmak konusunda herkesin ortak arzusuna, hem de bedava tarafından nasıl yanıtlar, reçeteler verecek diye sordukça yanıtlarını aldım.

İnsanlar size niye geliyor?
Beklentileri var. Ve o beklentileri 3 gruba ayırıyorum ben. İlk grup “nasıl daha sağlıklı ve daha keyifli yaşayabilir ve yaşlanabiliriz?”. 2’nci gruptakiler de “40 oldum, 50 oldum, gelecekte karşılaşabileceğim ya da şu an farkına varmadan taşıdığım riskler nedir?” diye öğrenmeye geliyor. 3’üncü grup ise kilo sorunlarına çare için başvuruyor bize.

Hangisinde daha verimlisiniz?
Yaşlanmayı izlemede sanırım faydam büyük ki grup giderek büyüyor. İnsan ömrü uzadı Savaş Bey. Yaşlılıkla ilgili hastalıktan ölüm oranı arttı. Eskiye oranla şeker, kalp hastası, tansiyon hastası, bellek kaybı yaşayanlar, romatizmal olan hastalıkların artması, toplumda daha fazla yaşlı insan olmasından. Diyorlar ki; “Osman Bey yaşlanayım ama aklım, beynim çalışsın, elim ayağım tutsun, hatta cinsel gücümü de koruyayım.”

Sihirli değnek gerekir sanki, değil mi?
Yaşam tarzında yapılacak değişikliklerle bu sihir mümkün. Doğru beslenmekle, iyi uyumakla, stresi yönetmekle huzurlu bir hayat sürmekle mümkün olur.

Stresin önemi nedir peki?
Ben stres yaşayanları 2’ye ayırırım. İlki ’teflonist’ler. Bunlara stres hiç yapışmıyor. Demirel en büyük ’teflonist’dir. Bazı insanlar da ’süngerist.’ Bırakın kötü stres yönetmeyi, oturduğu yerden çekiyorlar. Oysa iyi yönetilen adrenalin beyni, vücudu diri tutar.

Cem Uzan Paris’te nasıl da koşuyordu… Yarı yaşındaki arkadaşımız Abdurrahman Şimşek yetişemedi Uzan’a.
Spor yapmakla iş bitmiyor. Bence Cem Uzan iyi bir süngerist.

Yıllar önce Demirel’in doktoru olarak ünlendiniz. Yaşı ilerledi, kilo var, yaşadığı onca yıpratıcı olay var ama hafıza müthiş, enerji bitmez tükenmez…
İyi söylediniz. Her ay kontrollerini yaparım. Sayın Demirel eğer tatsız bir sürpriz olmazsa bu performansı 100 yaşına kadar götürür, dalya der.

Sırrı ne peki?
Celal Bayar da milli mücadeleden, mahpusluktan, zorlu mücadelelerden çıktı ama 100’ü aştıydı. İsmet İnönü keza. Bu adamların ortak özellikleri var. Bu da stresi iyi yönetebilmeleri. Stres iyi yönetilirse tam tersi tesir yapar ve ömrü uzatır. Demirel bu konuda 1 numaradır. Amerikan başkanlarının çoğu 80 yaşını geçer. Bu onların sağlıklarının sürekli olarak ve en üst düzeyde kontrol edilmesinden kaynaklanıyor.

Hayatı önerdiğiniz gibi yaşayan insanların cinsel performansları da uzun ömürlü olur mu?
Kadınlarda bu zaten sonsuzdur. Erkkelerde de sonsuza ulaşır. Yani kaç yaşına kadar yaşarsa o da birlikte yaşar. Madem ki ’Viagra’ denen mucize ilaç çıktı, erkeğin belli yaşlarda başlayan sertleşme sorunu kalktı ortadan. Tabii ki 40 yaşın performansı 80 yaşında olmaz ama işlevsellik devam eder.

Terzi kendi söküğünü dikemezmiş…
(gülerek) Söylediklerimin yüzde 80’ini uyguluyorum. İyi beslenirim, iyi uyurum ama stres yönetiminde iyi değilim pek. Biraz ’süngeristim’ galiba…

ONAYLA BENİ, YOKSA YIKILIRIM!



Şöyle bir düşünün; üstümüze giydiğimiz elbiseden, bir topluluk içinde ağzımızdan çıkan cümlelere kadar, “başkalarının üzerindeki etkimiz” ekseninde dönen bir hayatın içindeyiz. İnsan sosyal bir varlık, dolayısıyla kendini sadece kendi yaşam alanı çerçevesinde değil, toplum içinde sahip olduğu yer ile birlikte algılıyor. Kendini doğru ifade edebilmek, iyi iletişim becerilerine sahip olmak bu sosyal yaşam içinde hayatta kalabilmek için çoğu zaman yeterli oluyor.

Başkasının gözündeki yerimiz, “toplum içinde ayakta kalabilmek’ açısından bu biçimde tarif edildiğinde son derece masum ve yaşamsal ihtiyaç gibi görünse de, ruh sağlığı açısından tehlikeli bölge ile arasında son derece şeffaf bir sınır bulunuyor. Başkalarının gözünde kim olduğumuz, nasıl algılandığımız yaşamın hedefi olursa, iş kontrolden çıkıyor.

Şöyle bir profil düşünün: Ailenize, eşinize, arkadaşlarınıza bağımlısınız. Birilerinin size “harika” demesi size müthiş bir yaşam enerjisi verirken, etrafınızdan kendinizle ilgili olumsuz bir yorum duyduğunuzda karalar bağlıyorsunuz. Bir iş yaptığınızda birilerinden “bu iyi olmuş” cümlesi duymazsanız bir yanınızı eksik hissediyorsunuz, becerilerinizden şüphe duyuyorsunuz… İşte “onay ihtiyacı” başlığı altında toplayabileceğimiz bu tip durumlar, modern insanın üzerindeki stresin en büyük kaynaklarından biri olarak değerlendiriliyor. Peki, bir insan neden sürekli onaylanma ihtiyacı duyar? Ne kadar onay beklemek normaldir, hangi durumlar kontrolden çıktığımızın göstergesidir? Kendinden şüphe eden, başkalarının “evet”ine ihtiyaç duyan yapıdaki karakteri oluşturan taşlan nerede aramalıdır? Öncelikle bu sürecin çocukluktan başladığını vurgulamak önemli. Kendi toplumumuzda, aile ve toplum tarafından, başkalarının hakkımızda ne düşüneceği üzerine kurgulanmak zorunda bırakılmış yaşamların yabancısı değiliz. Modern yaşamın en büyük stres kaynaklarından biri olarak değerlendirilen bu durum, kişinin çocukluk yıllarında anne-babadan gördüğü davranış biçimlerine temellendiriliyor. Anne-babaların çocuğun davranışlarına olan tepki biçimleri, yetişkinlik döneminde kişinin büyük özgüven eksikliğine sahip olmasına yol açabiliyor.

ANNE-BABA TEPKİLERİ

Özgüven eksikliği ne kadar büyükse, onay ihtiyacı o kadar fazlalaşıyor, yaşam sadece “etraf ne der” fikri etrafında kuruluyor… Yön Psikyatri’den Dr. Bülent Erdoğan, onay alma ihtiyacını geliştiren mekanizmayı bir örnekten yola çıkarak anlatıyor:
Yürümeye başlayan bir bebek olan yılık Leyla ile annesi yürüyüş yapmak e evden çıkarlar. Leyla yeni kazandığı yürüme becerisinin mükemmel olduğu iyle gittikçe hızlanır, kollarını denge sağlamak için bir balerin gibi kaldırır ve o sırada adeta mutluluğun fotoğrafı gibidir. Oysa yürüme konusunda henüz ustalaşmadığı hızını ayarlayamaz ve düşer. Bu noktada birkaç farklı anne tepkisi hayal edelim: Annesi;
1. Leyla’yı yerden kaldırıp kucağına alır, müşfik ve meseleyi abartmaktan uzak sözler söyleyip yere bırakır; Leyla yine aynı hevesle yürümeye devam edecektir.
2. Annesi hiçbir tepki göstermeden Leyla’nın kalkıp yürümeye başlamasını bekler.
3. Annesi Leyla’yı hafif tertip azarlama çeşnisi ile uyarır; Leyla yol boyunca bu işi doğru yapıp yapmadığına ilişkin ikide bir annesine bakıp devam eder.
4. Annesi kızar, Leyla’yı cezalandırmak üzere eve döner ve tekrar çıkartmaz.

DÖRT SEÇENEĞE, DÖRT TEPKİ

Onay alma ihtiyacı yukarıdaki senaryolardan hangisi tekrarlanıyorsa ona göre gelişir; yani bu ihtiyaç da yetişkinin çoğu huyu, davranışı gibi, onu çocuklukta yetiştirenin, yani anne-babanın tutumuyla ilgidir. Bebeğin kendini oluşturabilmesi için özellikle annenin ve bir ire sonra babanın tepkilerine, bakışına, dokunuşuna, ses tonuna, mesafesine ihtiyacı vardır; anne-baba, bebek için fevkalade önemli irer aynadır.

Arzu ettiğimiz, sağlıklı tepki yukarıdaki senaryolardan ilkinde tanımlanabilir; yani Leyla’ya, düşmeyi anlatan, düşmenin bir kusur olmadığını ve ortada pek de büyütülecek bir durum bulunmadığını, üsse de sevildiğini hissettirecek bir tutumdur. Düşme dikkate alınmıyorsa, yani bu da ikinci seçenek oluyor, Leyla kendine ilişkin veri sağlamak için hep arayacaktır, ilişkilerinde geçicilik, sığlık ve öfke baskın olacaktır. Öfke başta anne-babasına, sonra yakın çevresine ve kendisine yöneliktir. Bir türlü aradığını bulamaz ve kendini yıpratan, zarar veren bir yolda sürdürür hayatını. Üçüncü seçenek olan anne-babanın tepkisinde, azarlama çeşnili uyarmada ise Leyla özgüveni düşük biri olarak attığı her adımda, işinde, ilişkilerinde “doğru mu yapıyorum, yanlış mı” demekten verimli, başarılı olamaz. Onay almak için devamlı bir yetkili kişi arar. Bu da ilişkilerinde bağımlılığa yol açar.

Son seçenek olan dördüncüde ise şöyle bir durum söz konusu olur; çocukluğumuz yaptığımız her “hata” için cezalandırılarak geçti ise daha ağır bir fatura öderiz. Tümden içe kapanık, korkak olmak da var, zapt edilemez bir öfke ile kriminal olmak da.

HİÇLİĞE DÜŞMEK…

İlk senaryo dışında yetişen çocuklar en ufak bir onaysızlıkta neredeyse bir hiçliğe düşerler; bu hiçlik çoğu kez depresyonun çekirdeğini oluşturur. Kara deliğe benzer bu hiçlik hissi sonucunda; ölçüsüz alışveriş, rasgele seks, alkol, madde kullanımı, oburluk, yine ölçüsüz bir dış görünüş tutkusu, bu kara deliğin acısına tahammül etmek için farkına varmadan seçilen başa çıkma, avunma yöntemleridir. Hangisinin seçildiği ise yakın çevre, popüler kültürün sunduğu modeller, medya figürleri, akran gruplarının normları gibi unsurlara bağlıdır. Özetlersek; anne-babalık insanların hayatta soyunabilecekleri en yüklü rol, verebilecekleri en mühim karar. Bu rolü oynarken koşulsuz bir evlat sevgisi ve sağduyu en temel sermaye. Bu mekanizmanın oluşması, yani yetişkinlik yaşamında onay ihtiyacı, sonradan öğrenilen bir davranış olduğu için bu işleyişi değiştirmek mümkün. Karakterimizin bir parçası sandığımız birçok davranışımız gibi “onaylanma ihtiyacı” da yaşam sürecinde akıl haritamıza yazılmış bir kod.
Uzmanlar, onay almanın elzem bir ihtiyaç olduğunu düşünmenin, bu durumun bir eksiklik olduğunu kavramanın ve psikoterapi gibi bilimsel yöntemlerden faydalanmanın altını çiziyor…

LİDERLİKTE 4 ALTIN KURAL

Pozisyonunuz ne olursa olsun, liderlik özellikleriniz kariyerinizde büyük önem taşır. Akıllı şirketler ve çalışanlar, iş hayatında başarılı kalabilmek için liderlik özelliklerini geliştirmenin ne kadar önemli olduğunun farkındalar. Geleceğiniz için hazırlanın: Kariyer yolculuğunuz esnasında, birçok liderlik yeteneği öğreneceksiniz, aşağıdaki tavsiyeler de kariyerine hızlı bir başlangıç yapmanızı sağlayacak. • İstekli olduğunuzu gösterin: Kişisel enerji bulaşıcı bir şeydir. Yapılan iş ne olursa olsun, o işe karşı istekli olduğunuzu gösterin. Diğer insanlar bunu gördüğünde onlar da işlerinde istekli olmaya başlayacaklar. • İyimserlik yaratın: İşyerinde negatiflik, yıkıcı etkiler yaratabilir. Mesela patronunuz, bir projedeki yanlışlığı değil, sizden gelecek çözüm önerisini duymak ister. • Yeniliklere açık olun: Yeniliklere karşı koyarsanız, iş hayatınızda başarılı olamazsınız. Mesela yeni bir projeye gönüllü olun ve değişim için diğer çalışma arkadaşlarınıza öncü olun. • Takım Çalışmasına Yatkın olun: Günümüzde şirketler az kaynakla çok iş yapmak zorunda kaldıkları için takım çalışmalarına çok önem vermeye başladılar. Tek başınıza çalışmakta ısrar edip, başkalarını kontrol ederseniz, kariyer yolculuğunuzda zorluk çekersiniz. Bir Liderin Görevleri Nelerdir? Bir projede liderlik yapmanız gerektiğinde, kendinize yeni özellikler eklemelisiniz… • Mümkün olduğunca çalışanlarınıza yetkiler verin. Projelerinizi, doğru kişilere verdiğinizden emin olun. • Kendinizi işinize adamak, liderlik görevinizin en önemli kısmıdır. 8 saat çalışmak, bir işe kendinizi adadığınızı göstermez. İşinize ve kendinizi geliştirmeye bir gün içerisinde minimum 12 saat ayırın. • Sizin özelliklerinizi tamamlayan çalışanları işe alın. Size benzeyen elemanlar aldığınızda, başarılarınızı kısıtlamış olursunuz. Becerilerinizden farklı becerilere sahip olan elemanları işe alırsanız, hedefinize daha kolay ulaşırsınız. • Bu işi yapan arkadaşlarınızdan öneri alın. Bir projede ilk defa liderlik yaptığınızda, her şeyi bilemezsin. Bu işte en başarılı olan arkadaşlarınıza, bu işte nasıl başarılı olduklarını sorun. • Çalışanlarınız yanında olun. Onlara ne kadar güvendiğinizi gösterin.

12 10 09

İPZ 2009’dan hediye yağmuru

21 Ekim Çarşamba günü AFM İstinyePark Sinemaları’nda dördüncüsü düzenlenecek İnteraktif Pazarlama Zirvesi’ne (İPZ 2009) katılanlar, interaktif araçlarla ilgili net ve uygulanabilir reçetelere ulaşmanın yanın da birbirinden değerli hediyeleri de kazanma şansına sahip oluyor.

MMI Türkiye ve Marketing Türkiye’nin düzenlediği ve interaktif pazarlama alanında A’dan Z’ye reçetelerin yazıldığı İnteraktif Pazarlama Zirvesi (İPZ 2009), bu yıl katılımcılara birbirinden değerli hediyeleri kazanma şansı da sunuyor. Zirvede Turkcell Mobil Pazarlama ve Reklam Bölüm Müdürü Melis Türkmen’in gerçekleştiriceği “Dijital Medyanın Parlayan Yıldızı Mobil Pazarlamanın Bugünü ve Yarını” konulu oturumda çekilişle 5 adet iPhone 3G S hediye edilecek. Koç Sistem Satış ve Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Can Barış Öztok’un gerçekleştireceği “HD Kalitesi’nde İnteraktif Pazarlama ile Tanışın” başlıklı oturumda ise katılımcılar, çekilişle 1 adet LCD kazanma şansı yakalayacak. Doğan Gazetecilik’ten Dijital Kanallar İş Geliştirme Direktörü Çiğdem Toraman ile Pazarlama, Satış, İş Geliştirme Grup Başkanı ve İcra Kurulu Üyesi Tijen Mergen’in gerçekleştireceği “Dijital Dünyada Yeni Açılımlar” başlıklı oturumda ise çekilişle 1 adet Apple MacBook hediye edilecek.

Ayrıca, dünyanın en büyük teknoloji ve internet şirketlerinden Google, IPZ 2009  çerçevesinde kendine ayrılan bölümde eğlenceli bir uygulama olan “Mindball” oyununu katılımcılara deneyimletecek. Mindball ile IPZ 2009 katılımcıları, beyin dalgalarını kullanarak bir masanın üzerindeki topu hareket ettirebilecek.

MedyaNet’in ana sponsor olarak katıldığı İPZ 2009’da, Digiturk, Ericsson, Google, KoçSistem, Turkcell gibi bilişim dünyasının dev firmaları da resmi sponsor olarak yer alıyor . Ayrıca, AFM Sinemaları, Kahve Dünyası, Şölen, IAB Türkiye, beZoone, Böcek Yapım, Fida Film, Potikare, Project House ve Mese İletişim gibi firmalar da zirvenin diğer destekçileri arasında yer alıyor.

İnteraktif pazarlama profesyonelleri, marka yöneticileri ve akademisyenler için geniş ölçüde interaktif yönlendirme fırsatı sunarak iş yaşamında başarı sağlamayı amaçlayan İPZ, son üç yıldır trendleri belirleyen, sektörü doğru yönlendiren ve kazandıran bir organizasyon olma niteliğiyle büyük ilgi görüyor.

Pazarlama profesyonellerine interaktif araçlarla ilgili net ve uygulanabilir bir reçete sunan İPZ, bu yıl da her zaman olduğu gibi en kapsamlı ve bilgi verici oturumlarla, sektörün buluşmasını sağlayacak.

Yerli ve yabancı konuşmacılarla her dakikası dolu dolu geçecek zirvenin açılışında; ünlü füturist, girişimci, strateji danışmanı ve kitapları en çok satanlar listesinde olan yazar Ross Dawson, “Dijital Pazarlama’nın Geleceği” konulu bir konuşma yapacak.

Zirvede reçete yazacak diğer konuşmacılar arasında Hürriyet İnternet Grup Başkanı Ahmet Özer, Türk Telekom İnteraktif Pazarlama Müdürü Özleyiş Pamir, Vodafone Mobil Pazarlama Kıdemli Müdürü Emre Kanaat, Ericsson Türkiye Pazarlama Müdürü Cenk Kırbaş, Samsung Electronics Digital Pazarlama Müdürü Ömer Süner, Gemius SA Uluslararası İş Geliştirme Direktörü Monika Lasota gibi isimler yer alıyor.

Firmalarla birlikte bireysel katılımcılara da açık olan İPZ 2009 hakkında ayrıntılı bilgi almak ve kayıt için www.ipz2009.com adresi ziyaret edilebilir.

09 10 09

Webstar Türkiye’den Fikir Haritası çıktı

Türkiye’nin en büyük dijital fikir yarışması Webstar Türkiye’ye için başvurular tüm hızıyla devam ederken, illerden gelen başvuru sayılarına göre Türkiye Fikir Haritası oluşturuldu. Şu ana kadar Türkiye’nin 80 ilinden 2000’den fazla fikrin katıldığı yarışamaya sadece Kilis’ten başvuru gelmedi. Küresel ekonomik değeri olan web projelerini hayata geçirmek ve Türkiye’nin en büyük online proje bankasını oluşturmak amacıyla düzenlenen Webstar Türkiye yarışmasına Türkiye’nin 81 ilinden 2000’den fazla başvuru geldi. Türkiye’nin en büyük 3 kenti İstanbul, Ankara ve İzmir yarışmaya başvuru yapılan iller sıralamasında ilk 3’e girerken, sadece Kilis ili yarışmaya fikir göndermedi. İstanbul fikir başkenti, Diyarbakır Güneydoğu’nun yıldızı oldu Yarışmanın web adresi olan www.webstarturkiye.com sitesinde gelen başvuruların illere göre dağılımın kolayca görülmesi için bir “Türkiye Fikir Haritası” oluşturuldu. Haritada liderliği 704 başvuruyla İstanbul elde ederken, onu 173 başvuruyla Ankara ve 149 başvuruyla İzmir izledi. Karadeniz Bölgesi’nden yarışmaya en çok fikir gönderen il 21 başvuruyla Samsun olurken, Akdeniz’de 48 başvuruyla İçel, Doğu Anadolu’da 38 başvuruyla Erzurum ve Güneydoğu Anadolu’da 21 başvuruyla Diyarbakır, şu ana kadar gönderilen oylara göre bölgelerinde liderliklerini sürdürüyor. 1’inciye Turkcell’den Netbook Webstar’a Türkiye’nin her yerinden büyük ilgi gösterilmesi, sponsorların da ilgisini artırırken son olarak yarışmanın ana destekçilerinden Turkcell, finalde 1’inci gelen projenin sahibine 1 Netbook hediye edeceğini açıkladı. Yarışmada 1’inci olan proje sahibi ayrıca 5000 TL para ödülü kazanırken, projesinin ön yüz tasarımını da ücretsiz olarak yaptırabilecek. İlk 20’ye kalanlar ise Inovent tarafından üç gün sürecek toplam 20 saatlik iş planı hazırlanması ve yatırımcı bulma eğitimi alacak. Devlet, özel sektör ve STK’lar Webstar için bir araya geldi Sürekli yaşayan bir platform haline gelerek, 10 binlerce dijital fikir ve projenin bir bilgi bankasında toplanmasını ve bu sanal fikirleri gerçeğe dönüştürerek ülkemize ekonomik değer katarken, toplumsal e-dönüşüme de katkı sağlamayı amaçlayan Webstar Türkiye, devlet kurumları, özel sektörü ve Sivil Toplum Örgütleri’ni bir araya getiren bir proje olmasıyla da dikkat çekiyor. Ulaştırma Bakanlığı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, İnternet Kurulu, Türkiye Bilişim Sanayicileri Derneği, Türkiye Bilişim Derneği, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Bahçeşehir Üniversitesi, MMI Türkiye ve Marketing Türkiye Dergisi tarafından düzenlenen yarışmaya Turkcell ve Reklamz resmi sponsor olarak katılıyor. Ayrıca, CNNTurk, Ericsson, Hürriyet.com.tr, Webrazzi, beZoone, CNNTurk.com.tr, Code, Fida Film, İnovent, Mynet, Sadece Hosting, Sporx, Starcom MediaVest, Teknosa, Webgirişim ve Mese İletişim gibi kuruluşlar da Webstar’ın sponsorları arasında yer alıyor. Webstar Türkiye’ye son başvuru tarihi 12 Ekim Pazartesi günü olarak açıklanırken, 15 Ekim Perşembe günü basın mensuplarına açık olacak bir toplantıda bir araya gelecek Ön Jüri yarışmada finale kalan fikirleri seçecek. 27 Ekim Salı günü toplanacak Final Jürisi ise 6 Kasım Cuma günü düzenlenecek törende ödül almaya hak kazanan isimleri belirleyecek.